İSLAMDA ANNENİN YERİ VE ÖNEMİ

"Cennet onların ayakları altındadır." buyuruyor Efendimiz (s.a.v). Bizleri Allah'ın sonsuz tecellesi ve mucizesi ile dokuz ay karnında taşıyan, her an yanımızdan hiç eksik olmayan büyük fedakarlık örnekleri annelerimiz...

TEK BAŞINA BİR OKUL: ANNE

Eğitim ailede başlar. İnsanın ilk mürebbîsi annesidir.

Eskiden cemiyetimizde güçlü bir aile yapısı vardı. Bu yapı içerisinde geleceğin anneleri en güzel şekilde eğitiliyordu.

Zaman içerisinde ailelerimizde bu kıvam bozuldu. Artık anne-babaların evlâtlarıyla olan biyolojik alâkaları pek bir şey ifade etmez oldu. Bu sebeple geleceğin annelerini yetiştirmek için daha ciddî müesseselere ihtiyaç var.

Bugün kız Kur’ân kursları, bu ihtiyaca cevap vermeye gayret etmelidir. Gelecek nesilleri yetiştirecek annelerin, Kur’ân ve hadis ikliminde hazırlanması bu müesseselere emânettir. Dîni yaşama, dînin zâhirini ve bâtınını öğrenme ve takvâ hayatına girme husûsunda Kur’ân kursu ihmâl edilmemelidir.

Geleceğin anneleri, şahsiyet tevzîine Kur’ân ikliminde hazırlanmalıdır.

Çünkü annelik çok mühimdir. Cenâb-ı Hak, annelere ayrı bir değer ve beraberinde çok mühim vazifeler vermiştir.

Nesillerin yetiştirilmesinde öncelikli vazife annelerindir.

Bu mühim vazifeleri lâyıkıyla yerine getirebilecek hasletlerle bezenmiş bir anne için, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz şöyle buyurmuştur:

“Cennet, annelerin ayakları altındadır.” (Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429)

Burada annelere has bir değer söz konusudur. Bu değer de annelerin cemiyet içerisindeki en mühim terbiyeci olma vasıflarından dolayıdır.

Bizleri önce bir müddet karnında, sonra kollarında ve ölünceye kadar da kalplerinde taşıyan annelerimize gösterilecek sevgi ve saygıya ortak olabilecek başka bir varlık yaratılmamıştır.

Ev tanzimi ve evlât terbiyesini omuzlarına alan anneler; cidden engin bir muhabbete, derin bir saygıya ve ömürlük bir teşekküre lâyıktırlar.

En büyük şahsiyet, en büyük insan, Rahmetenli’l-Âlemîn olan Peygamberimiz de, bu hasletlerle bezenmiş olan Hatice Vâlidemiz’e hayran oldu. O iffet, hayâ ve vefâ âbidesi Hatice Vâlidemiz, bu meyanda yetişmiş bir anneliğe en güzel bir örnektir.

Böylesi anneler için;

«Gerçek sâliha bir anne, en güzel

bir muallime» hükmü verilmiştir. Bu açıdan bakıldığında anneler «topluma yön veren» kimseler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Annelerin topluma vereceği yön, hangi istikamet olmalıdır?

Anneleri nasıl yetiştirirsek, onlar da geleceğin toplumunu o esaslara göre inşâ edecekler demektir.

Cenâb-ı Hak bizden takvâ toplumu inşâ etmemizi arzu etmektedir. O hâlde, anneleri; bu maksada hizmet edebilecek liyâkatte, kıvamda ve rûhâniyette yetiştirmeliyiz.

Anneler, yavrularımızın ilk mürebbîleri... Yavrularımız, bize Allâh’ın birer emâneti. On-

ların güzel bir insicam içerisinde yetiştirilmesi ve cemiyete faydalı fertler hâlinde topluma kazandırılması hepimizin vazifesi.

Bu da ancak onların gönüllerini, Kur’ân kültürü ve Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesi muhtevâsında doldurabilmekle gerçekleşir.

Bunun için çalışacağız...

Evvelâ, ilk ve en mühim mürebbînin, yani annelerin en iyi şekilde yetişmesi için seferber olacağız.

Göz nûru olan ve takvâ ile müzeyyen bir toplum için gayret göstereceğiz.

Nitekim bu gayretimiz, bizim Âlemler Sultânı’na olan yakınlığımız ve muhabbetimizin de bir göstergesi olacak.

EFENDİMİZ (S.A.V) SAHÂBE HANIMLARIN EĞİTİMİNİ İHMÂL ETMEDİ

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tâlim ve terbiyesiyle, tezkiyesiyle, sohbetiyle câhiliyye insanını, karanlıklardan nûra çıkarmıştır. O; mescidde, suffede, cephede, seferde, her yerde ashâbını yetiştirme azminde olmuştur. Bu mevzuda başta ehl-i beyti ve akrabaları olmak üzere, sahâbî hanımlarını da yetiştirmeyi, eğitmeyi ihmâl etmemiştir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellemiçin pervâne olan sahâbîler gibi, hanımları da, Kur’ân ve Sünnet’i tahsil etme, O Varlık Nûru’nun rûhânî dokusundan hisse alma gayretinde olmuşlar, bu iştiyakla huzûruna çıkarak;

“−Ey Allâh’ın Rasûlü! Sizin sözlerinizden hep erkekler istifade ediyor. Biz kadınlara da bir gün ayırsanız, o gün toplansak ve Allâh’ın Size öğrettiklerinden bize de öğretseniz!” diye ricâda bulunmuşlardır.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellemde;

“−Peki, şu gün şurada toplanınız!” buyurarak haftanın bir günü hanımlara mahsus sohbet tertip etmiştir. (Buhârî, İ’tisam 9; Müslim, Birr, 152)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellemkendisine Kur’ân âyetleri inzâl buyurulduğunda onu önce erkeklere, daha sonra da kadınlara okumuştur. (İbn-i İshâk, s. 128)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz, Hazret-i Âişe Vâlidemiz ve diğer ezvâc-ı tâhirâtı, kadınlara dinlerini öğretmeleri için vazifelendirmiştir. Hattâ; “Mescidin bir kapısını kadınlara ayırmıştır.” (Ebû Dâvûd, Salât 53/571)

Ensar hanımları da hanımlara mahsus dînî hükümleri öğrenmek için Peygamber Efendimiz’e müracaat etmiş ve hayâyı ilme mânî kılmamışlar-

dır. Âişe -radıyallâhu anhâşöyle der:

“Ensar kadınları ne iyi kadınlardır. Hayâları onları dînî meseleleri derinlemesine öğrenmekten alıkoymamıştır.” (Müslim, Hayz, 61)

Hanım sahâbîler; bir taraftan Hazret-i Peygamber’in vaazları ve konuşmaları yoluyla İslâm’ın ahkâmını öğrenmeye çalışırken, diğer taraftan da karşılaştıkları problemlerin çözümü ve akıllarına gelen suallerin cevabını alabilmek için her zaman Rasûlullâh’a başvurma imkânına sahip olmuşlardır. Efendimiz de hanımlara değer vermiş ve suallerine mukabelede bulunmuş, her türlü problemleriyle ilgilenmiştir. (Müslim, Fezâil, 76; Ebû Dâvûd, Edeb, 12)

Öyle ki Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-bir hutbesinde;

“−Ey insanlar! Nefsinden korkan varsa, ayağa kalksın da, kendisi için duâ edeyim!” buyurdu. (Duâ talebinde bulunan birkaç erkekten sonra) mescidin kadınlar kısmından bir kadın ayağa kalkıp;

“–Bende şöyle şöyle hâller var. Allâh’a duâ et de benden bu hâlleri gidersin!” dedi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellemona;

“–Sen Âişe’nin evine git!” buyurdu. Sonra minberden indi. Hazret-i Âişe’nin evine dönünce kadının başına asâsını koydu ve ona duâ etti. (İbn-i Sa’d, II, 255)

Sahâbe hanımlarının; dünya ve âhiretlerini Allâh’ın kelâmı ve Rasûlü’nün sünneti ile inşâ etme, meselelerini, dertlerini bu kaynaklara müracaat ederek halletme azimleri bizler için nümûne-i imtisaldir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellemGıfarlı bir hanıma;

“Bir su kabı al, içerisine tuz at. Sonra örtüye değen kanı onunla yıka!” tavsiyesinde bulunmuştu.

Peygamber Efendimiz’e muhabbetle itaat hâlinde olan o hanım sahâbî, ömrü boyunca büyük bir bağlılık içerisinde bu tavsiyeyi tatbik etmiş, suyuna tuz katmadan elbiselerini yıkamamıştır. Hattâ öldüğü zaman cenâzesinin yıkanacağı suya da tuz atılmasını vasiyet etmiştir.” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 122/313)

Günümüzde de hanımlar; dinlerini öğrenme, zâhirî ve bâtınî bilgilerle mücehhez olma yolunda, gayreti elden bırakmamalı, sahâbe hanımlarını örnek almalıdır.

Bir müslüman hanımefendiye, bir müslüman anneye gereken asıl tahsil budur. Çünkü gerçek istikbal uhrevî istikbaldir.

SAHÂBE HANIMLARININ ECİR KAZANMA AZMİ

Sahâbe hanımları, ilim tahsilinde olduğu gibi; ecir kazanma, Allah Rasûlü’ne mânen yakın olma konusunda da âdetâ sahâbî erkeklerle yarış hâlinde olmuşlardır.

Ashâb-ı kiramdan Yezid bin Seken’in kızı olan Esmâ -radıyallâhu anhâ-, fesâhat sâhibi akıllı bir hanımdı. Bir gün kadınlar tarafından Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’in huzûruna gönderildi. Efendimiz’e derin bir saygı içerisinde ve tatlı bir ifade ile şunları söyledi:

“Anam babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Ben kadınlar tarafından elçi olarak gönderildim. Hak Teâlâ Hazretleri Sen’i bütün erkeklere ve kadınlara Peygamber göndermiştir. Biz kadınlar Sana ve Sen’in Rabbine îmân ettik.

Lâkin biz evlere kapanıp kalıyoruz. Beylerimize hizmet edip çocuk yetiştiriyoruz. Siz ise Cuma namazları kılmak, camilere ve cemaate gitmek, hastaları ziyaret etmek, cenaze namazı kılmak, hac üstüne hac yapmak, daha da önemlisi Allah yolunda muhârebe ve cihâd etmek gibi fazîletlerle bizden üstün oluyorsunuz.

Ancak siz hac, umre ve kâfirlerle mücâhede etmek üzere evinizden çıktığınız vakitlerde biz sizin mallarınızı korur, iplik eğirip elbiselerinizi dokur ve çocuklarınızı besleriz. O hâlde bizler de o hayır ve sevaplı işlerin ecirlerinde sizlere ortak olur muyuz yâ Rasûlâllah?”

Peygamber Efendimiz, Esmâ’nın bu sözlerini dinledikten sonra yanlarında bulunan ashâbına dönerek;

“–Siz hiç din işlerinde soru soran bir kadından, bundan daha güzel sözler işittiniz mi?” buyurdu.

Onlar da;

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz bir kadının böyle güzel ifadelere sahip olabileceğine ihtimal vermezdik!” dediler.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellemtekrar ona hitâb ederek;

“–Ey hatun! Anla ve seni gönderen kadınlara da anlat ki; kadın kısmının kocası ile iyi geçinip, kocasının hoşnutluğunu kazanması, o fazîletlerin hepsine muâdil olur.” buyurdu.

Kadın dönüp giderken sevincinden tehlîl ve tekbîr getiriyordu. (İbn-i Asâkir, Târihu Dımaşk, VII, 363-364, XXIX, 65-67; Beyhakî, Şuab, VI, 421; Heysemî, IV, 305; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VII, 19)

Bu hadîs-i şerif, sahâbî hanımlarının âhiret sermâyesini artırmak için nasıl bir iştiyak içinde olduklarını göstermektedir. Allah Rasûlü’nün verdiği cevap ise, müslüman hanımının faaliyet sahasının, evi olduğunu teyit ediyor.

Bir başka sahâbî hanım, Ümmü Ri’le -radıyallâhu anhâ-...

Fesâhat ve belâğat erbâbı, kalbi temiz, şiiri tatlı, akıllı ve gayet zekî olan bu hanım bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’in huzûruna çıkıp selâm verdi. Tâzim ve ihtirâmını arz ettikten sonra da

büyük bir edep içinde kendilerinin perde arkasında, haremde kaldıklarından, kocalarının hükmü altında bulunmaları sebebiyle çocuk beslemek ve beşik düzeltmek gibi ev işleri ile meşgul olduklarından bahsederek;

“Bizim için gazâya gidip büyük ecirlere nâil olmak mümkün olamıyor. Bize bir şey öğret ki onunla Allâh’a yaklaşabilelim!” diye kısa, ancak hayırları ihtivâ eden çok mânâlı bir talepte bulunmuştu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellemde ona;

“Gece-gündüz durmadan Allâh’ı zikredin, gözlerinizi yabancıya bakmaktan ve seslerinizi onlara işittirmekten muhafaza edin!” buyurarak kendilerine cihad sevâbı kazandıracak ve Allah Teâlâ’ya yaklaştıracak tavsiyelerde bulunmuştur. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, VIII, 204)

Yine de cihâda bizzat katılan sahâbî hanımlar da oldu. Ümmü Umâre -radıyallâhu anhâUhud Savaşı’na katılarak oku ve yayı ile düşmanla çarpışanlardan biridir. Savaştan sonra Medine’ye dönen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“−Harp esnasında sağıma soluma döndükçe hep Ümmü Umâre’nin yanı başımda çarpıştığını görüyordum.” demiştir. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 479)

Bu vesileyle Efendimiz’in muhtelif iltifat ve duâlarına mazhar olan Ümmü Umâre Hâtun, Allah Rasûlü’ne;

“–Allâh’a duâ et de cennette Sana komşu olalım.” dedi.

Peygamber Efendimiz

“–Allâh’ım! Bunları bana cennette komşu ve arkadaş et!” diyerek duâ etti. Bunun üzerine Ümmü Umâre -radıyallâhu anhâ-;

“–Artık bundan sonra dünyada ne musîbet gelirse gelsin, aldırmam!” dedi. (Vâkıdî, I, 273; İbn-i Sa’d, VIII, 415)

Bu sahâbî hanımın, bu dünyada Allah Rasûlü’nü muhafaza ve âhirette O’nunla komşu olma iştiyâkı ne muhteşemdir.

Uhud’dan diğer bir ibretli manzara da şöyledir: Uhud günü Medine bir haberle çalkalandı.

“Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellemöldürüldü!” denilince şehirde çığlıklar koptu, feryatlar Arş’a dayandı. Herkes yollara düşerek gelenlerden bir haber almaya çalışıyordu. Ensardan Sümeyrâ Hatun’a; iki oğlu, babası, kocası ve kardeşinin şehid olduğu haberi verilmişti. Ancak, o mübârek hanım, bunlara hiç aldırmıyor, kendisini asıl kaygılandıran husûsu, yani Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hâlini merak ediyor;

“–O’na bir şey oldu mu?” deyip duruyordu. Karşılaştığı sahâbîler;

“–Allâh’a hamd olsun ki Allah Rasûlü’nün durumu iyidir. O, senin arzu ettiğin gibi hayattadır!” dediler.

Sümeyrâ Hatun -radıyallâhu anhâ-, yine de;

“–Onu görmeden gönlüm huzur bulmayacak, bana Allâh’ın Rasûlü’nü gösteriniz.” dedi.

Gösterdiklerinde derhâl gidip elbisesinin ucundan tuttu ve;

“–Anam-babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Sen sağ olduktan sonra, gayrı hiçbir şeye aldırmam!” dedi. (Vâkıdî, I, 292; Heysemî, VI, 115)

İşte Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duyulan muhabbetin zirvesi ve bu muhabbetle dolup taşan mü’min gönüllerin sergilediği fedâkârlık ve fazîlet nümûneleri... Sahâbeden Abdullah bin Evfâ -radıyallâhu anh-’ın, hanımı vefât ettiğinde insanlara söylediği şu sözler, ashâb-ı

kirâmın Allah yolundaki hizmet heyecanını gösteren güzel bir misaldir:

“Onun tabutunu taşıyın, hem de şevkle taşıyın! Çünkü o ve hizmetçileri, temeli takvâ üzerine kurulan Peygamberimiz’in mescidi için geceleri taş taşırlardı. Biz erkekler de gündüzleri ikişer ikişer taşırdık.” (Heysemî, II, 10)

Ecir ve sevap yarışında dur durak bilmeyen sahâbe-i kiram hanımları, bir başka gün, Sellâme isminde bir hanımı hazırlayıp Efendimiz’e göndermişlerdi. Bu kadın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’in evlâtlarından İbrahim’in dadısı idi. Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’tan da hadis rivâyet etmiştir. Sellâme -radıyallâhu anhâEfendimiz’in huzûruna çıkıp;

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Erkekler hakkında pek çok tebşîratta bulunuyorsunuz da kadınlara hiç müjde vermiyorsunuz!” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz;

“–Bunu sana görüştüğün kadıncağızlar mı öğretti?” buyurdu.

Sellâme de;

“–Evet, bunu bana onlar emretti.” dedi. Bunun üzerine İki Cihan Serveri Efendimiz; “–Sizden biriniz râzı ve kānî olmaz mı ki kocası

kendisinden hoşnut olduğu hâlde çocuk sahibi olursa, ona Allah yolunda (namaz kılan, oruç tutan ve cihâd edenlerin) sevâbı verilir. Evlâdını dünyaya getirdiğinde ise Allâh’ın onun için hazırladığı göz aydınlığı nimetleri ne yer ne de gök ehli bilebilir.

Yavrusunun içtiği sütün her damlasına karşılık kendisine bir hasene verilir. Şayet çocuğu onu gece uykusuz bırakırsa kendisine Allah yolunda yetmiş köle âzâd etmiş gibi sevap verilir.” buyurdu. (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, IV, 304-305)

Allah Rasûlü’nün bu tebşîrâtına, günümüzün müslüman hanımları da lâyıktır. Yeter ki sâliha hanımın vasıflarına sahip olsunlar...

SÂLİHA HANIMIN VASIFLARI

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellembuyurur:

“Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindar kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Ayrıca bkz: Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)

Böyle hayırlı bir nimetin, sâliha hanımın dört vasfı vardır:

1. SÂLİH AMEL DESTEĞİ

Sâliha bir hanım, beyi için sâlih amel desteğidir.

Umumiyetle büyük insanların arkasında dâimâ sâliha bir kadın vardır. Meselâ Hazret-i Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ilk tebliğinde kendisine ilk ve en büyük destek Hazret-i Hatice Vâlidemiz olmuş ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu ömür boyu unutamamıştır.

Efendimiz, bir aile sohbetinde, Hazret-i Hatice Vâlidemiz’i uzun uzun anlatarak bazı hâtıraları yeniden nakletmiş ve geçmiş günleri yâd etmişti. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâVâlidemiz hayret ifade eden bir üslûpla;

“–Yâ Rasûlâllah, senelerce evvel ölüp gitmiş olan bir yaşlı kadını, bu kadar hatırlayıp yâd etmekte ne fayda var? Allah, size, ondan daha genç ve güzelini ihsân etmiş; ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyar kadın yerine daha gencini vermiştir.” dedi. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20)

Âişe Vâlidemiz’in bu sözlerine karşı Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’in mübârek dudaklarından, Hazret-i Hatice Vâlidemiz’i niçin unutmadığını bildiren şu sözler döküldü:

“–Yâ Âişe! Seneler geçtiği hâlde Hatice’yi unutmayışım, onun dış güzelliğinden değildir. Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman, Hatice bana inandı ve tasdik etti.

Etrafımdaki müşrikler bana; «Yalancısın!» dediği zaman; Hatice bana; «Doğru söylüyorsun, asla çekinme!» dedi.

İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman, Hatice, bütün servetini önüme sererek; «Bunların hepsi emrindedir, istediğin kadar harcayabilirsin.» dedi.

Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hatice benden asla geri kalmadı; «Bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir.» dedi.

İşte ben, Hatice’yi, bu fedâkârlıkları için unutmuyorum!”

Kezâ Hazret-i Ali’nin muvaffakıyetlerinde Hazret-i Fâtıma Annemizin rolü âşikârdır.

Ailenin; takvâ yuvası olabilmesi için, hanımın dindar olması çok mühimdir. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellemşöyle buyurmuşlardır:

“Kadın dört sebepten biri için nikâhlanır: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı. Sen (diğerlerini geç), dindar olanı seç. (Aksi hâlde) sıkıntıya düşersin.” (Buhârî, Nikâh, 15; Müslim, Radâ, 53)

Sâliha bir hanım; kocasının îmânına ve ömrünü sâlih amellerle tezyîn etmesine yardımcı olur. Böyle bir hanım da, bir erkek için en kıymetli nimetlerdendir.

Nitekim Zeyneb bint-i Cahş -radıyallâhu anhâVâlidemiz, el işi yapan ve bu konuda çok mahâretli olan bir hanımdı. Yapmış olduğu el işlerini sattığında kazancını Allah yolunda sarf ederdi. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz aile efrâdına;

“Sizin bana en çabuk ve erken kavuşacak olanınız, kolu en uzun olanınızdır.” buyurmuştu.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâder ki:

“Biz Peygamber hasretiyle kollarımızı ölçer, hangimizin Allah Rasûlü’ne daha önce kavuşacağını anlamaya çalışırdık. Hâlbuki Efendimiz’in kastettiği mânâda kolu en uzun olan Zeyneb imiş. Çünkü o eliyle iş yapar ve tasadduk ederdi.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 101)

Sevbân -radıyallâhu anhrivâyet ediyor:

“Altın ve gümüş biriktirip de bunları Allah yolunda harcamayanları acıklı bir azâb ile müjdele!” (etTevbe, 34) âyeti nâzil olduğu zaman biz Allah Rasûlü ile birlikte seferde bulunuyorduk. Ashâb-ı kiramdan bazısı;

“–Altın ve gümüş hakkında inecekler indi. (Artık biz onları biriktirmeyip infâk ederiz.) Keşke hangi malın daha hayırlı olduğunu bilsek de ondan edinsek!..” dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“Sahip olunan şeylerin en kıymetlisi; zikreden bir dil, şükreden bir kalp, kocasının îmânına yardımcı olan sâliha bir eştir...” buyurdular. (Tirmizî, Tefsir, 9/9)

İslâm’ın unutulmadığı, hanımın, beyine; beyin hanımına âhireti hatırlattığı, birbirlerinin yüzüne su serperek gece namazına kaldıracak derecede samimiyet ve muhabbetle kaynaşmış bir aile, dünyanın en mesut yuvasıdır.

Böyle bir yuvanın beyine de hanımına da Peygamber duâsı vardır:

“Geceleyin kalkıp namaz kılan, hanımını da kaldıran, kalkmazsa yüzüne su serperek uyandıran kimseye Allah rahmet etsin! Aynı şekilde geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, uyanmazsa yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Allah rahmet etsin!” (Ebû Dâvûd, Tatavvû, 18, Vitir, 13)

Bir milletin evlâtlarına, îman heyecanı, vatan ve millet sevgisi ve onlar uğrunda her türlü fedâkârlığa katlanma azmini veren de sâliha annelerdir. Çanakkale’nin görünmeyen kahramanları, evlâtlarını; «Allah yolunda kurbandır.» deyip kınalayarak cepheye, vatan müdafaasına gönderen, eli öpülesi annelerdir.

Kahraman Mehmetçiklerden Yozgatlı Hasan’ın saçlarını kınalayarak Çanakkale’ye gönderen annesi, ona yazdığı mektubunda şöyle diyordu:

“Oğlum! Sen bu ailenin seçilmiş kurbanısın. Bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır, ben de seni evlâtlarım arasından vatana kurban olarak adadım. Onun için saçlarını kınaladım. Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktır.”

1915 senesi sonbaharının serin ve yağışlı günlerinin birinde, Söğüt’ün Akgünlü Köyü’nden ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli ihtiyar bir ana, Bilecik İstasyonu’ndan oğlunu cepheye uğurluyordu. Oğlunu bağrına basarken şöyle diyordu:

“–Hüseyin’im, yiğit oğlum benim!.. Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehid düştüler. Bak, son yongam sensin. Eğer minareden ezan sesi kesilecekse, camilerin kandilleri sönecekse, sütüm sana harâm olsun. Öl de köye dönme!

Yolun Şıpka’ya uğrarsa, dayının rûhuna bir Fâtiha okumayı unutma! Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin!..”

Hayatı böyle bir takvâ temelinde kuran, âhiret endişesi içindeki sâliha hanım; haramdan fersah fersah uzak, yalnız helâle taliptir.



2. YALNIZ HELÂLE TALİP

Abdullah bin Mes’ûd -radıyallâhu anhbir sahâbî hanımının kalp âleminin Kur’ân ve Sünnet’le ne kadar hem hâl olduğunu ve gönül dünyasının helâl lokmaya ne ölçüde dikkat ettiğini bizlere şöyle bildirmektedir:

“Sahâbeden biri evine girdiğinde hanımı ona derhâl şu iki suâli sorardı:

  1. Bugün Kur’ân’dan kaç âyet nâzil oldu?

  2. Allah Rasûlü’nün hadislerinden ne kadar ezberledin

Sahâbî evinden çıkacağı zaman da hanımı ona;



«Allah’tan kork; haram kazanma! Zira biz dünyada açlığa sabrederiz fakat kıyâmet gününde cehennem azâbına katlanamayız!» diye nasihatte bulunurdu.”

(Abdülhamîd Keşk, Fî rihâbi’t-tefsîr, I, 26)

İşte sâliha hanımın farkı...

Kocalarını dünya malı ve konforu için, ateşe sürükleyen zamâne kadınlarının tam tersine... Beyini her sabah; «Eve haram getirme!» telkiniyle uğurlayan eşsiz bir gönül kıvâmı...

Böyle sâliha bir hanım modeli için Peygamber Efendimiz;

“Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Onlardan biri de sâliha hanımdır.” buyurmuştur. (Nesâî, Işretü’n- Nisâ, 10; Ahmed bin Hanbel, III, 128, 199)

Önümüzde kendimize örnek alabileceğimiz model olarak Hatice Annemiz, Âişe Annemiz ve Fâtıma Vâlidemiz var.

Dâimâ kendimizi muhasebe edeceğiz.

Acaba bizler; İslâm şahsiyet, iffet ve vakarını temsil noktasında o modellerin hangi safhasındayız?

3. İFFET ve VAKAR

Sâliha hanımın en güzîde ahlâkî vasfı... İffet ve vakar..

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’in hanımlarının şahsında, ümmet-i Muhammed’e veriyor hayâ ve iffet tâlimâtını:

“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin. Evlerinizde oturun, eski câhiliyye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Rasûlü’ne itâat edin. Ey ehl-i beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (el-Ahzâb, 32-33)

Sa‘lebî ve başkalarının naklettiklerine göre Âişe -radıyallâhu anhâbu âyet-i kerîmeyi okuduğu zaman, başörtüsü ıslanıncaya kadar ağlarmış.

Sevde -radıyallâhu anhâ-’ya;

“–Niye diğer kız kardeşlerinin yaptığı gibi haccetmiyor, umreye gitmiyorsun?” diye sorulunca, şöyle demiş:

“–Daha önce haccımı ve umremi yaptım. Allah da bana evimde kalmamı emretti.”

Râvî der ki:

“Allâh’a yemin ederim, odasının kapısından cenazesi çıkarılıncaya kadar dışarı çıkmadı.” Allah ondan râzı olsun.

Sâliha hanımın iffet ve vakarını korumak için ecdâdımız da büyük bir hassâsiyet göstermiştir. Meselâ Fatih Sultan Mehmed Han bir vakfiyesinde şöyle demektedir:

“Külliyemde binâ ve inşâ eylediğim imâret-hânede şehîd ve şühedânın harimleri (hanımları) ve Medîne-i İstanbul fukarâsı yemek yiyeler! Ancak yemek yemeye veya almaya bizâtihî kendileri gelmeyip yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle!..”

Bu ince ve zarif tedbir, şahsiyeti rencide etmemek kadar, müslüman hanımların mahremiyetinin muhafazasını da gözetmek içindir. Ecdad, iffeti muhafaza hassâsiyetlerini, gayr-i müslim teb‘anın hanımlarına kadar ihâta ederlerdi.

Fatih’in, Bosna fethinden sonra çıkarttığı bir fermânında;

“–Sakın ola, Sırp kızları su almak için çeşme başlarına geldiklerinde, askerlerim oralarda bulunmayalar!..” demesi, imparatorluktaki iffet ve namus teminatının bir tezâhürüdür

Fatih bu fermânı ile, hem askerlerinin, hem de teminatı altındaki hıristiyan teb‘anın kızlarının iffetini muhâfaza etmiş oluyordu.

4. MADDÎ ve MÂNEVÎ TESETTÜR

Tesettür... Hem iffeti koruma vesilesi, hem de müslüman kadın için zarâfet ve ihtişam tablosu... Kadınlık şahsiyetinin korunması. Nefsânî arzuları tahrik eden bir şehvet vasıtası olmaktan kurtulup, muhatabına bir zarâfet ve nezâket hissi neşreden kıymet ifadesi... Güzelliği mahremiyetine tahsis etme, ağyâre deşifre olmama sırrı...

  • TESETTÜR ALLÂH’IN EMRİ:

“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.

Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi gibi tâbî kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler.

Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler).

Ey mü’minler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (en-Nûr, 31)

Tesettüre titizlikle riâyet Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-

Efendimiz’in emri: Dıhye -radıyallâhu anhder ki:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’e, kubtiyye denilen ince kumaşlar getirilmişti. Onlardan birini bana verdi ve;

«Bunu ikiye böl, birini kendine gömlek dik, diğerini de hanımına ver, kendisine başörtüsü yapsın!» buyurdu. Ben tam döndüm giderken;

«–Hanımına söyle, bu ince kumaşın altına, vücûdunu göstermeyen başka bir elbise daha giysin!» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 36/4116)

Tesettür; sadece maddî bir örtünme değil, aynı zamanda mânevî bir iffet kalkanı...

Kadının örtünmesiyle kadınlık şahsiyeti korunmakta. Kadın, örtüsüyle karşısındakine bir zarâfet ve nezâket hissi vermekte.

Aksi hâlde kadın, nefsânî arzuları tahrik eden bir şehvet vasıtası hâline getirilmiş olur ki bu da onun şahsiyet ve haysiyetini alçaltır ve annelik vakarını zaafa uğratır. Burada bilhassa işaret edilmesi gereken nokta şudur:

Yaratılış itibariyle kadın ve erkek nefisleri arasında fark vardır. Bu da, kadın ve erkeğe ait ilâhî tayinle olan vazife ve buna bağlı husûsiyet farkından doğmuştur. Bunun için tesettürün, kadına ait şekli ile erkeğe ait şekli değişiklik arz eder.

Zira;

Kadın, erkeğe göre yaratılıştan câzibelidir. Erkeğin vücudu daha ziyade düz hatlardan oluşurken, kadının vücudu, kavisli ve girintili-çıkıntılıdır. Bu sebeple vücuda yapışmayacak, vücut hatlarını belirgin ve dikkat çekici olmaktan koruyacak bir tesettüre ihtiyaç duyar.

Tesettürden uzaklaşarak kendisini topluma bir nevî deşifre ettiğinde, nezâket ve zarâfeti zaafa uğrar. Annelik vasfı ve nesli koruma husûsiyeti zarar görür. Bu bakımdan onun câzibesi, tesettür emri ile yalnız efendisine tahsis edilmiştir.

Çünkü kadın ve erkek arasında neslin devamı için birbirlerine karşı değişmez bir fıtrî temâyül mevcuttur ki, tesettür emrine riâyet edilmediği takdirde bu meyil, ilâhî hudutları çiğnemek gibi felâketlere dûçâr edecek kadar tehlikeli bir ahlâkî çöküntüye sebep olur. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın;

“Zinâya yaklaşmayınız!..” (el-İsrâ, 32) emr-i ilâhîsindeki nüktelerden biri de;

“Tesettüre riâyetsizlikle zinânın yolunu açmayınız; ona imkân hazırlamayınız!” demektir. Bu, artık mutlak bir hükümdür. Dikkat edilirse, İslâm, zâhiren câzibesi olmayan bir kadına da tesettürü emretmiştir. Yani;

“Bu kadın; başını, kolunu ve ayaklarını açsa da açmasa da bir şey fark etmez, zaten dikkat çekici değildir.” denilemez. Burada kadının, tesettürle kadınlık vakarının korunması esastır.

Bu mevzuda da bütün mevzularda da Efendimiz -sallâllâhu a