HZ.DAVUT HAYATI

Hz. Davut (a.s.) Kudüs’te doğdu. Hz. Davut’un (a.s.) adı Kur’an-ı Kerim’de 16 defa geçer. Hz. Davut (a.s.) sesinin güzelliğiyle bilinir. Hatta günümüzde bile güzel seslilere ona ithafen “Davudi” sesli denilmektedir. Hz. Davut’un (a.s.) önceleri Tâlût’un ordusunda bir asker olarak savaştı, daha sonra Allah’ın kendisine verdiği peygamberlik ve hükümdarlıkla birlikte İsrailoğullarına kral oldu. İbadet ehli idi. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Zamanını ibadet ve zikirle geçirirdi. Çobanlık ve demircilik yaptı. Kendisine dört büyük kitaptan biri olan Zebur verildi. Hz. Davut (a.s.) 40 sene hükürdalık yaptıktan sonra 100 yaşında vefat etti. Yerine oğlu Hz. Süleyman (a.s.) geçti. Hz. Davut’un (a.s.) kabri Kudüs’te Mescid-i Aksa’nın güney batısında kendi adıyla anılan Davut şehrinde, Sion tepesinin üzerindedir.

Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm- Kudüs’te doğmuş, tahmînen 100 yaşında vefât etmiştir. Nesebi, Yahûda bin Ya’kûb bin İshâk bin İbrâhîm’e dayanır. Kendisine hem peygamberlik hem de hükümdarlık verilmiştir. Târihçilere göre hükümdarlığı tahmînen M.Ö. 1015-975 yılları arasındadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Dâvûd -aleyhisselâm-’ın 16 yerde ismi geçer. O’na İbrânî lisânıyla Zebûr indirilmiştir.

TALUT, CALUT VE TABUT

Mûsâ -aleyhisselâm-’dan sonra gelen Benî İsrâîl peygamberleri, Tevrât ile amel ediyorlardı. Fakat Yahûdîler, başlarında peygamber bulunmadığı kısacık bir fırsat yakaladıklarında, hemen kitabı tahrîf ederek kendi hevâ ve heveslerine göre te’vîl ediyorlardı. Böylece îtikâdî ve ahlâkî durumları bozuluyor; yeni bir peygamber gelince düzeliyor, fakat sonra tekrar fesâda meylediyorlardı.

Calut Kimdir?

O zamanlar Mısır ile Şam arasında Amâlika kavmi vardı. Câlût isminde çok güçlü bir reisleri bulunmaktaydı. Allâh -celle celâlühû-, Câlût’u İsrâîloğulları’nın başına musallat etti. Câlût, İsrâîloğulları’nı mağlûb ederek çocuklarını ve kadınlarını esir aldı.

Tabut Ne demek?

Benî İsrâîl’de Mûsâ -aleyhisselâm- zamanından beri muhâfaza edilen ve içinde bir kısım mukaddes emânetlerin bulunduğu kıymetli bir sandık vardı. Sandığı ele geçiren Câlût, hakaret olsun diye onu pisliğe attı. Bu sandığa Kur’ân-ı Kerîm’de “Tâbût” denilmektedir.

Ev, mal, mülk ve yurtlarından ayrı düşen İsrâîloğulları çok huzursuz oldular. Tâbût’un, ellerinden çıkmasına çok üzüldüler. Artık bütün emel ve gâyeleri Tâbût’u tekrar ellerine geçirmek olmuştu.

Talut Kimdir?

O sırada içlerinde, rivâyete göre İşmoil isminde bir peygamber vardı. Yahûdîler, ondan kendilerini kurtaracak bir hükümdar istediler. İşmoil -aleyhisselâm- da, duâ ve niyazda bulundu. Hak Teâlâ, “Tâlût” isminde bir kimsenin melik olarak tâyin edilmesini vahyetti. Fakat bir kısım yahûdîler, Tâlût’u hükümdar yapmak istemeyip bu ilâhî emre karşı çıktılar:

“–Tâlût, hükümdar soyundan değildir!” dediler.

Çünkü o zamana kadar İsrâîloğulları’na gelen peygamberler, Lâvî bin Ya’kûb’un; hükümdarlar ise, Yahûda bin Ya’kûb’un soyundan gelmekteydi. Tâlût ise, her iki soydan da değildi.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus şöyle anlatılır:

“Mûsâ’dan sonra, Benî İsrâîl’den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere:

«–Bize bir hükümdar gönder ki (onun kumandasında) Allâh yolunda savaşalım!» demişlerdi.

(O Peygamber:)

«–Ya size savaş farz kılınır da savaşmazsanız!» dedi.

(Onlar da:)

«–Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allâh yolunda neden savaşmayalım?!» dediler.

Kendilerine savaş yazılınca da -içlerinden pek azı hâriç- geri dönüp kaçtılar. Allâh, o zâlimleri hakkıyla bilendir.” (el-Bakara, 246)

“Peygamberleri onlara:

«–Bilin ki Allâh, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi.» dedi.

Bunun üzerine:

«–Biz, hükümdarlığa daha lâyık oluduğumuz hâlde, (üstelik) ona servet ve zenginlik cihetinden geniş imkânlar da verilmemişken, bize nasıl hükümdar olabilir?!» dediler.

(Peygamber:)

«–Allâh sizin üzerinize onu seçti, ilmen ve bedenen ona üstünlük verdi. Allâh mülkünü dilediğine verir. Allâh her şeyi ihâta eden ve her şeyi bilendir.» dedi.” (el-Bakara, 247)

İsrâîloğulları’nın ileri gelenlerine göre iktidar, büyük servet ve sermâye sâhiplerinin olmalıydı. Hâlbuki bu fikir, cemiyetin menfaatine ve adâlet prensibine aykırıdır. Çünkü iktidâra, zenginlerin değil, ehil olan kimselerin geçmesi gerekir. Bu da, kişinin mânevî gücü, bilgisi ve tecrübesi ile birlikte kuvvet ve cesâretine bağlıdır.

Fahr-i Râzî’nin beyânına göre İşmoil -aleyhisselâm-, İsrâîloğulları’nın teklîfini şu dört sebepten dolayı reddetti:

1. Tâlût’u hükümdar olarak seçen, Allâh -celle celâlühû-’dur.

2. Hükümdarlarda iki vasıf aranır:

3. Siyâset ilmini (idâreciliği) bilmesi,

4. Bedenî ve rûhî bakımdan kuvvetli olması.

5. Mülk Allâh’ındır; onu dilediğine verir.

6. Allâh, ihsânı ile fakiri zengin yapar. Saltanata kimin lâyık olduğunu da hakkıyla bilir. (Fahreddîn Râzî, Tefsir, VI, 147)

Tâlût’un hükümdarlığına îtiraz eden İsrâîloğulları bu sefer de:

“–Eğer o, sâhiden hükümdarsa, bize bir delil getirsin!” dediler.

Bunun üzerine:

“Peygamberleri onlara şöyle dedi:

«–Şüphesiz onun hükümdarlığının alâmeti, (vaktiyle sizden alınan) Tâbût’un size gelmesidir ki, onun içinde Rabbinizden bir sekîne (ruhlara emniyet veren bir huzur), Mûsâ ve Hârûn ehlinin bıraktıklarından geriye kalan bir takım şeyler vardır; onu melekler taşıyacaktır. Eğer mü’min kimseler iseniz şüphesiz bunda sizin için gerçekten bir delil vardır!»” (el-Bakara, 248)

Tâbût hakkında çeşitli rivâyetler bulunmaktadır. Bu rivâyetlere göre Tâbût önce Âdem -aleyhisselâm-’a indi, O’ndan Şit -aleyhisselâm-’a geçti, sonra sırasıyla İbrâhîm, Ya’kûb ve Mûsâ -aleyhimüsselâm-’a geçti. Mûsâ -aleyhisselâm-, Tevrât levhalarını ve bazı mühim şeyleri Tâbût denilen bu sandığın içine koydu. Tâbût’u seferde askerlerin önünde götürürlerdi. Böylece askerin morali yükselir, güçleri ve mâneviyâtı takviye olurdu.

Nihâyet Allâh Teâlâ, Tâbût’u melekler vasıtasıyla Tâlût’un evinin önüne koydurdu. Bunu gören İsrâîloğulları, Tâlût’un hükümdarlığını kabûl edip sükûna erdiler.

Böylece Cenâb-ı Hak, Tâlût’un hükümdarlığına dâir İsrâîloğullarının istediği alâmeti lutfetmişti. Ancak Allâh Teâlâ, onların da îman seviyelerini ortaya çıkaracak bir imtihan murâd eyledi.

TALUT VE ORDUSUNUN İMTİHANI

Tâlût, hükümdar olduktan sonra ordusunu düzene koydu ve Kral Câlût’un üzerine yürüdü.

Mevsimin çok sıcak olması sebebiyle askerin suya ihtiyacı da fazlaydı. Fakat İşmoil -aleyhisselâm-’a Cenâb-ı Hak’tan bir tâlimât geldi. Bu ilâhî emri öğrenen Tâlût:

“–Allâh sizi su ile imtihan edecek. Kim kanıncaya kadar ondan içerse benim askerim değildir!..” dedi.

Önlerindeki nehirden, ancak bir avuç içmeye izin verilmişti.

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’ya göre bu nehir, Şerîa diye isimlendirilen Ürdün Nehri’dir. (İbn-i Kesîr, Kısasu’l-Enbiyâ, s. 511)

Tâlût ve askerleri, bahsedilen ırmağın kenarına geldiler. Ordu 80.000 kişi idi. Bunun 76.000 kişisi tâlimât dışında kana kana su içtiler. Sadece 4.000 kişi emre itaat etti. Daha sonra bunların pekçoğu da firâr etti. Geriye 313 kişi kaldı. Bu sayı, Bedir Harbi’ne iştirâk eden mü’min askerlerin sayısıyla aynıdır.

Nitekim Berâ -radıyallâhu anh-’tan şöyle nakledilmektedir:

“Biz, Hazret-i Muhammed’in ashâbı olarak şöyle derdik: Bedir’de bulunanların sayısı, Tâlût’un (Filistin) Nehri(ni) beraber geçtiği mü’min askerlerinin sayısı olan 313’tür.” (Buhârî, Megâzî, 6)

Nehirden, bir avuçtan fazla su içenlerin susuzlukları daha da arttı; dudakları kurudu ve hâlsiz kalıp bîtap düştüler, nihâyetinde perişan oldular. Emri dinleyenlere ise, aldıkları bir avuç su kâfî geldi. Ayrıca îmanları kuvvetlenip, cesâret ve güçleri ziyâdeleşti.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Böylece Tâlût, askerleri ile (Kudüs’ten) ayrılınca onlara şöyle dedi:

«–Muhakkak ki Allâh, sizi bir nehirle imtihân edecektir. Buna rağmen kim ondan içerse artık benden değildir. Eliyle bir avuç içtiği müstesnâ, kim de ondan (izin verilenden fazlasını) tatmazsa, işte şüphesiz o bendendir!»

Fakat içlerinden pek azı müstesnâ, hepsi ırmaktan (kana kana) içtiler. Tâlût ve îmân edenler, beraberce ırmağı geçince:

«–Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur!» dediler.

Allâh’ın huzûruna varacaklarına inananlar (ise):

«–Nice az sayıda bir birlik, Allâh’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allâh sabredenlerle beraberdir.» dediler.” (el-Bakara, 249)

Âyet-i kerîmede askerî disipline dikkat çekilmektedir. Bir ordunun muzafferiyeti, her şeyden önce kumandanın emirlerine harfiyen riâyet etmekle mümkündür. Savaşta gâlip gelmek, sayıya değil, haklı olmaya, doğruluğa, îman ve mâneviyâta bağlıdır. Zafer tâcı, kemmiyetten ziyâde keyfiyet sâhibi orduların başına konur. Asr-ı saâdetteki muhârebeler, bu hâlin en bâriz şâhididir. Yine yakın tarihimizdeki Çanakkale Muhârebeleri de, bu hakîkatin en mükemmel misâllerinden biridir.

DAVUT PEYGAMBER VE ZAFER

Tâlût’un ordusunda 18 yaşında bir genç vardı. İsmi “Dâvûd” idi. Beydâvî’ye göre Dâvûd -aleyhisselâm-, babası ve on üç kardeşi ile beraber Tâlût’un ordusuna katılmıştı.

Hz. Davud’un (a.s.) Mesleği

Dâvûd -aleyhisselâm- koyun güderdi. Çok cesur olup ayrıca sapan ile taş atmada mâhir idi. Bir gün babasına:

“–Bütün dağlar-taşlar benimle tesbîh ediyor!” dedi.

Bunun üzerine babası da:

“–Ey Dâvûd, sana müjdeler olsun!” dedi.

Dâvûd -aleyhisselâm-’ın sesi, çok gür ve güzel olduğu için Tâlût’un huzûruna çıkarıldı. Tâlût da, O’nu kendisine nedîm yaptı. Dâvûd -aleyhisselâm-, bu sırada Tâlût’un Amâlika kavmine karşı hazırladığı orduya katıldı.

Hz. Davud’un (a.s.) Calut’u Öldürmesi

Allâh o peygambere (İşmoil -aleyhisselâm-’a), Câlût’u Dâvûd’un öldüreceğini bildirmiş, o da Dâvûd’u beraberinde götürmüştü. Yolda üç taş dile gelip Dâvûd’a:

“–Bizi al, Câlût’u bizimle öldüreceksin!” demişlerdi. O da onları almış, sonra da bunların hepsi tek bir taş hâline gelmişlerdi.

Diğer taraftan Tâlût:

“–Kim Câlût’u öldürürse, ona kızımı vereceğim!” diye de vaadde bulunmuştu.

Nihâyet Tâlût’un 313 kişi kalan îmanlı askerleri düşmanla karşı karşıya geldi. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

(Tâlût’un ordusu) Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında:

«–Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır! Ayaklarımıza sebat ver ve kâfir kavme karşı bize yardım eyle!» dediler.” (el-Bakara, 250)

Bu âyet-i kerîmede işâret edildiğine göre düşman üzerine giden askerin üç vasfa sâhip olması gerekmektedir:

1. Zorluklara sabır,

2. Cesâret ve sebat,

3. İlâhî yardımın, yâni te’yîd-i ilâhînin geleceğine inanıp Cenâb-ı Hakk’a tazarrû hâlinde bulunmak.

İki ordu karşılaştığında, Câlût, kendisiyle mübârezeye çıkacak, yâni ordusunu temsîlen kendisiyle vuruşacak bir er diledi. Karşısına Dâvûd -aleyhisselâm- çıktı. Herkes şaşırdı. Çünkü Câlût, iri yüzlü ve çok güçlü biriydi. Nitekim Câlût, gücüne güvenerek Dâvûd’u küçümsedi:

–Ey hakîr, karşıma sen mi geldin? Söyle, niçin geldin?” diye sordu.

Dâvûd:

“–Seninle cenk etmeye geldim!” deyince, Câlût O’nunla alay etti.

Dâvûd -aleyhisselâm-, sapanını çıkardı ve meşhur taşı yerleştirerek Câlût’a fırlattı. Taş, Câlût’un tam alnına isâbet etti ve Câlût, atından düşerek öldü.

Kuvvetiyle mağrur, iri yarı bir hükümdar olan Câlût, apaçık görülen zâhirî üstünlüğüne rağmen mağlup oldu. Allâh Teâlâ bununla, işlerin yalnız zâhirî şartlara bağlı olmayıp, hakîkatte kendi irâdesiyle vukû bulduğunu göstermişti. Yine bu hâdise ile, insanların nazarında kuvvetli görünenin, hakîkatte zayıf, zayıf görünenin de Allâh’ın yardımıyla kuvvetli olabileceğini öğretmişti. Allâh’ı inkâr eden zâlimler ne kadar kuvvetli görünürlerse görünsünler Allâh’ın irâdesi tahakkuk edeceği zaman küçücük bir çocuktan bile daha zayıf bir hâle düşerler. Ebrehe misâlinde olduğu gibi…

Burada Allâh Teâlâ’nın gerçekleşmesini mûrâd ettiği başka hikmetler de mevcuttur: Hak Teâlâ, Tâlût’dan sonra mülkü, yâni hükümdarlığı Hazret-i Dâvûd’un almasını ve yerine de oğlu Süleymân -aleyhisselâm-’ı vâris kılmasını murâd etmişti. Nitekim Hazret-i Dâvûd’un Câlût’u öldürmesiyle halkın nazarında da gücü ve cesâreti ispatlanmış ve böylece Dâvûd -aleyhisselâm- hükümdarlığa hazırlanmış oluyordu.

Allâh Teâlâ âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“Nihâyet Allâh’ın izniyle onları hezîmete uğrattılar ve Dâvûd, Câlût’u öldürdü. Allâh O’na (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi; dilediği ilimlerden O’na öğretti. Eğer Allâh, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi, yeryüzü elbette fesâda uğrardı. Fakat Allâh, bütün âlemlere karşı lutuf ve kerem sâhibidir.” (el-Bakara, 251)

Allah’ın Yeryüzündeki Gölgesi

Bu âyet-i kerîmede, dünyâ hayâtında cârî olan ilâhî nizâmın bir ölçüde îzâhı vardır. Hakîkaten, şâyet Allâh Teâlâ insanlar arasında adâletle hükmedecek sultanlar var etmeseydi, insanların güçlüleri, zayıfları ezip mahvederdi. Bu bakımdan bir rivâyette:

“Sultan Allâh’ın yeryüzündeki gölgesidir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 196, Deylemî, Müsned, II, 343) buyrulmuştur.

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- da şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki Allâh, Kur’ân ile engellemediği şeyi sultan ile engeller.” (İbn-i Kesîr, Kısasu’l-Enbiyâ, s. 516)

Diğer taraftan, Allâh Teâlâ insanlar arasında ictimâî dengenin kurulmasını birtakım sebeplere bağlamıştır. Bu itibarla insanların bir kısmı zengin, bir kısmı fakir, bir kısmı güçlü, bir kısmı zayıf, bir kısmı sıhhatli, bir kısmı hasta, bir kısmı mü’min, bir kısmı münkir olacak ki, bunlar arasında kurulacak alâkalar, insanların cemiyet hâlinde yaşayabilmelerini temin edebilsin. Tıpkı elektrik yüklü artı ve eksi kutuplar arasında kıvılcım (şerâre) ve enerji meydana gelmesi gibi, müsbet ve menfî insanlar arasında vukû bulan mücâdele ve muhârebelerde de, pek çok hikmetler bulunmaktadır. İşte yukarıdaki âyet-i kerîmeler ile ilâhî nizâmın bazı prensipleri anlatılmıştır. Nitekim bu âyet-i kerîmelerin devâmında da şöyle buyrulur:

“İşte bunlar, Allâh’ın âyetleridir. Biz onları Sana hakkıyla okuyoruz. Şüphesiz Sen, Allâh tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin!” (el-Bakara, 252)

Talut’un Yaktırdığı Ganimet

Tâlût, zaferden sonra elde ettiği bütün ganîmetleri yaktırdı. Çünkü Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şerîatine göre ganîmet malı helâl olmadığı için yakılırdı.

Tâlût, Kudüs’e döndüğünde İşmoil -aleyhisselâm- ona:

“–Cenâb-ı Hak sana müjdelediği zaferi nasîb etti. Haydi sen de verdiğin sözü yerine getir!” dedi.

Böylece Tâlût, kızını Dâvûd -aleyhisselâm-’a verdi.

Tâlût’un vefâtından sonra Dâvûd -aleyhisselâm- hükümdar oldu. Bir müddet sonra da kendisine peygamberlik verildi. Böylece kendisine hem saltanat, hem de nübüvvet bahşedilen ilk peygamber oldu. Rûhî fazîlet ve mânevî kâbiliyet bakımından üstün kılındı. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere, O’na dört büyük kitaptan biri olan Zebûr indirildi:

“Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten Biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” (el-İsrâ, 55)

Dâvûd -aleyhisselâm- hayâtı boyunca adâletle hükmetti. Tebdîl-i kıyâfet ederek halkın arasına karışır, yaptığı icraatlerden ve gidişâtından memnun olup olmadıklarını ve hakkında neler düşündüklerini soruştururdu. İdâresi hakkındaki suâllere menfî cevap veren ve şikâyetçi olan kimse bulunmazdı. (Kurtubî, Tefsîr, XIV, 266) Bütün halk, kendisine itâat etmişti.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

(Rasûlüm!) Onların söylemekte olduklarına sabret ve kuvvet sâhibi kulumuz Dâvûd’u hatırla! Doğrusu O, dâimâ Allâh’a yönelen bir kimseydi.” (Sâd, 17)

DAVUT ORUCU NEDİR, NASIL TUTULUR?

Rivâyete göre Dâvûd -aleyhisselâm-, ibâdete karşı büyük bir şevk ve tahammül sâhibiydi. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Daha sonra bu şekilde tutulan oruca “Savm-ı Dâvûd” yâni Davut orucu denilmiştir.

Dâvûd -aleyhisselâm- Allâh Teâlâ’ya ibâdet etmek için en fazîletli vakitleri araştırırdı. Nitekim birgün Cebrâîl -aleyhisselâm-’a:

“−Ey Cebrâîl! Hangi vakit efdaldir?” diye sordu.

Cebrâîl -aleyhisselâm- da:

“−Ey Dâvûd! Seher vaktinde arşın titreyişinden başkasını bilmiyorum.” diyerek cevap verdi. (Ahmed bin Hanbel, Zühd, s. 70; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, XIII, 240)

Dâvûd -aleyhisselâm- da gecenin ancak üçte birinde uyur, geri kalan saatlerini hep ibâdetle geçirirdi.

DAVUDİ SES NEDİR?

Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

“Gerçekten Biz, dağları (O’na) boyun eğdirdik, akşam-sabah O’nunla beraber tesbîh ederlerdi. Kuşları da toplanmış olarak (O’na itaat) ettirdik. Hepsi O’nun (zikrine katılmak) için dönüp gelirlerdi.” (Sâd, 18-19)

“...Kuşları ve tesbîh eden dağları Dâvûd’a boyun eğdirdik. (Bunları) Biz yapmaktayız.” (el-Enbiyâ, 79)

Cenâb-ı Hak, Dâvûd -aleyhisselâm-’a gür ve güzel bir ses ihsân etmişti. O, Zebûr’u okurken, bütün vahşî hayvanlar, etrafında toplanır ve O’nu dinlerlerdi. Ayrıca Allâh Teâlâ, Dâvûd -aleyhisselâm-’a zırh yapma sanatını da bildirmiş, bu hususta O’nu müstesnâ bir kudretle techîz etmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“And olsun, Dâvûd’a tarafımızdan bir üstünlük verdik.

«–Ey dağlar ve kuşlar! O’nunla beraber tesbîh edin!» dedik.

O’na demiri yumuşattık. (O’na):

«–Geniş zırhlar îmâl et, dokumasında da ölçüyü gözet (güzel ve yeteri kadar yap) ve (ehlinle birlikte) sâlih amel işleyin! Çünkü Ben, ne yaparsanız hakkıyla görenim.» (diye vahyettik).” (Sebe’, 10-11)

“O’na, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?” (el-Enbiyâ, 80)

Dâvûd -aleyhisselâm- zırh yaparak hem ordularını düşmanlarından muhâfaza etmiş hem de rızkını elinin emeğiyle kazanmıştır. Mülk ve siyâsî otorite sâhibi, iktisâdî imkânları bol bir peygamber olmasına rağmen, elinin emeğiyle geçinme yolunu tercih etmiştir. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allâh’ın Peygamberi Dâvûd -aleyhisselâm- da kendi elinin emeğini yerdi.” (Buhârî, Büyû’ 15; Enbiyâ 37)

Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm-, ilâhî yardıma nâil olmak, kendisine birçok muhâfız verilerek büyük ordulara kumanda etmek ve heybet sâhibi olmak gibi yüksek pâyelerle güçlendirilmişti. Ayrıca peygamberlik, isâbetli görüş, kitap, şerîat, ilim, amel, güzel konuşma ve hikmete sâhip olmuştu. Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“O’nun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, O’na hikmet ve fasl-ı hitâb (hakkı batıldan ayırt etme kâbiliyeti) vermiştik.” (Sâd, 20)

Fasl-ı hitâb, Müfessir Süddî’ye göre, hâdiseyi tam olarak anlamak ve verdiği hükümde isâbet etmektir. Mücâhid’e göre ise, söz ve hükümde gerçekçi ve iş bitirici olmaktır.

Cenâb-ı Hak O’na şöyle hitâb etmiştir:

“Ey Dâvûd! Biz Sen’i yeryüzünde halîfe yaptık. O hâlde insanlar arasında adâletle hükmet! Hevâ ve hevese uyma, sonra bu Sen’i Allâh’ın yolundan saptırır. Doğrusu Allâh’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.” (Sâd, 26)

Davut Aleyhisselam Vakti Dörde Ayırırdı

Peygamber ve aynı zamanda hükümdar olan Dâvûd -aleyhisselâm-, vaktini dörde ayırırdı:

Birinci vakitte; ibâdetle meşgûl olurdu.

İkinci vakitte; hukûkî ihtilâfları karara bağlardı.

Üçüncü vakitte; halka vaaz ve nasihatte bulunurdu.

Dördüncü vakitte de; şahsî işlerini yapardı.

DAVUT ALEYHİSSELAM’IN İMTİHAN EDİLMESİ

Dâvûd -aleyhisselâm-, bazı imtihanlara mâruz kalmış, netîcede kendisine beşerî zaafları ve muhtemel hatâları bildirilmiştir. O da hemen tevbeye yönelmiş ve böylece Cenâb-ı Hak, O’nu bağışlayarak, ebediyete uzanan yoldaki tehlikeleri O’na öğretmiştir.

Birgün Dâvûd -aleyhisselâm- ibâdetle meşgûl olduğu esnâda iki kişi geldi. Hâlbuki ibâdet ve zikir için mâbedde halvet hâlinde iken O’nun yanına hiç kimse girmezdi. Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm-, ansızın cereyân eden bu durum karşısında telaşlandı. Çünkü kapısı kapalı olan mâbede, hiç kimse bu şekilde giremezdi. Her ne kadar ibâdet vakti içinde bulunduğunu söylediyse de onlar dinlemeyerek:

“–İbâdetin günü olmaz!” dediler ve arzularını şöyle dile getirdiler:

“–Korkma! Biz birbirinin hakkına tecâvüz etmiş iki dâvâcıyız. Huzûruna muhâkeme olmak için geldik. Aramızda adâletle hükmet!”

Dâvûd -aleyhisselâm-:

“–O zaman buyurun!” dedi.

İki dâvâcıdan biri dedi ki:

“–Kardeşimin 99 koyunu, benimse bir koyunum var. Buna rağmen o, bendeki bu bir tek koyunu da almak istedi ve beni tartışmada yendi.”

Dâvûd -aleyhisselâm-, hâdisede bir haksızlık görerek galeyâna geldi ve diğer tarafa hiçbir şey sormadan şöyle dedi:

“–O bir tek koyunu da almak istiyorsa, kardeşin sana zulmediyor. Allâh Teâlâ’ya îmânı olmayan kimseler, böyle zulmeder. İyi insan da zâten pek az bulunur.” dedi.

Onlar da güldüler ve gittiler.

Dâvûd -aleyhisselâm-, hüküm vermede aceleci davranmış ve karşı tarafı hiç dinlemeden kararını vermişti. Hâlbuki meselenin bütün vechesi veya bir kısmı, karşı taraf dinlenildiği takdirde değişebilir; haklı zannedilen haksız, haksız görülen de haklı çıkabilirdi. Bunun için Dâvûd -aleyhisselâm-, dâvâcıların ayrılmasının hemen ardından hatâ yaptığını anladı ve bunun ilâhî bir imtihan olduğunu fark ederek derhal secdeye kapandı; tevbe ve istiğfarda bulundu. Allâh Teâlâ da kendisini affetti.

Bunlar, peygamberlere bile Allâh Teâlâ karşısındaki acziyetlerini idrâk ettirmek ve onlara tâbî olanların tâkip edeceği usûl ve hikmetlerin teşekkülünü sağlamak hikmetine binâen vukû bulan hâdiselerdir. Bu durum, onların peygamberliğine ve ismet sıfatlarına aslâ halel getirmez. Müfessirler nazarında bu tür imtihanlar; “hasenâtü’l-ebrâr, seyyiâtü’l-mukarrabîn.”[1] hükmü dâhilindedir. Yâni peygamberlerin yaptıkları hatâ şeklinde görünen hâdiseler, bizler de aynı hatâya düştüğümüzde nasıl hareket etmemiz gerektiğini göstermek için vukû bulmuştur.

Hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

(Ey Muhammed!) Sana dâvâcıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanıp, Dâvûd’un yanına girmişlerdi de, Dâvûd onlardan korkmuştu.

«–Korkma! Biz birbirine hasım iki dâvâcıyız, aramızda adâletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster!» dediler.” (Sâd, 21-22)

“(Onlardan biri şöyle dedi:)

«–Bu kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken: “–Onu da bana ver!” dedi ve tartışmada beni yendi.»” (Sâd, 23)

“Dâvûd: «–And olsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız îmân edip sâlih ameller işleyen kimseler müstesnâ! Fakat bunlar ne kadar da az!» dedi.

Dâvûd, kendisini denediğimizi anladı ve Rabbinden mağfiret dileyerek, eğilip secdeye kapandı; tevbe edip Allâh’a yöneldi.” (Sâd, 24)

“Sonra bu tutumundan dolayı O’nu bağışladık. Şüphesiz katımızda O’nun için bir yakınlık ve güzel bir âkıbet vardır.” (Sâd, 25)

Dâvûd -aleyhisselâm- kıyâmet günü Allâh’a yakın bir kul olacaktır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

“Adâletle hükmedenler, kıyâmet gününde Rahmân’ın sağında nûrdan minberler üzerinde olacaklardır… Bunlar hükümlerinde, âileleri ve sorumlu oldukları kimseler hakkında adâletle davranmışlardır.” (İbn-i Hanbel, II, 160) buyrulur.

Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kıyâmet gününde insanların Allâh Teâlâ’ya en sevgili olanı ve O’na en yakın yerde bulunanı adâletli idârecidir. Kıyâmet gününde insanların Allâh Teâlâ’ya en sevimsiz olanı ve O’na en uzak mesâfede bulunanı da zâlim idârecidir.” (Tirmizî, Ahkâm, 4; Nesâî, Zekât, 77) buyurmuşlardır.

Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm- hakkında yukarıda zikredilen âyet-i kerîmelerin mâhiyetine tamâmen ters bir şekilde, muharref Tevrât ve İncîl’lerde birtakım hakîkat dışı beyanlar ve çirkin iftirâlar yer almaktadır.

Bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“–Her kim Dâvûd hâdisesini hikâyecilerin rivâyet ettiği gibi (yanlış ve çirkin bir şekilde) anlatırsa, ona yüz altmış değnek vururum!” demiştir.

Hiç şüphesiz ki Hazret-i Dâvûd’a, Allâh’ın yüce huzûrunda güzel bir yakınlık, varacağı güzel bir mercî ve cennette güzel bir makam vardır.

KAYSERİ MEDYUM EVRAN