ALLAH İÇİN SEVMENİN FAZİLETİ

Yine kıyâmet gününün sıkıntılarından âzâd olup korku ve hüzün duymayacak olan bahtiyarlardan biri de, sırf Allah için birbirlerini seven mü’minler olacaktır. Bu hakîkati de Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle haber vermişlerdir: “Kıyâmet günü Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Celâlim hakkı için, Bana itaat maksadıyla birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, onları Arş’ımın gölgesinde gölgelendireceğim, onları muhâfaza edeceğim.»” (Müslim, Birr, 37)

Bir gün Rasûlullah: “Allah Teâlâ’nın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebî değildirler, şehid de değildirler, fakat kıyâmet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehidler imrenerek bakarlar.” buyurmuşlardı. Ashâb-ı kirâm: “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Onların kim olduğunu bize haber verebilir misiniz?!” dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz (onların bir kısmını haber vererek) şöyle buyurdular: “–Bunlar öyle insanlardır ki, aralarında ne akrabalık ne de mal alıp verme gibi bir münâsebet olmaksızın, sırf Allah rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi onların yüzleri nurdur, kendileri de nurdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman bunlar korkmazlar (Rab’lerine sığınırlar), insanlar mahzun oldukları zaman bunlar üzülmezler (tevekkül ve teslîmiyet gösterirler).” Peşinden de Yûnus Sûresi’nin 62-64. âyetlerini tilâvet ettiler. (Ebû Dâvûd, Büyû, 76/3527; Hâkim, IV, 188/7318)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in haber verdiği şu hâdise de, din kardeşini Allah için sevmenin ind-i ilâhîdeki değerini ne güzel ifâde etmektedir: “Bir kimse başka bir köydeki (din) kardeşini ziyaret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemek için onun yolu üzerinde bir meleği vazifelendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek: «–Nereye gidiyorsun?» diye sordu. O zât: «–Şu köyde bir din kardeşim var, onu görmeye gidiyorum.» cevâbını verdi. Melek: «–O kardeşinden elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?» dedi. Adam: «–Yok, hayır; ben onu sırf Allah rızâsı için severim, onun için ziyaretine gidiyorum.» dedi. Bunun üzerine melek: «–Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçiyim.» dedi.” (Müslim, Birr, 38; Ahmed, II, 292)

Zor Durumdaki Birine Borcunu Ödemenin Ve Borçta Kolaylık Sağlamanın Sevabı

Allah Rasûlü diğer bir hadîs-i şerîflerinde de, zor durumda olan bir kimseye borç veren ve bu borcun ödenmesinde kolaylık sağlayan kimse için şöyle buyurmuşlardır: “Her kim zor durumdaki borçluya mühlet verir veya alacağında indirim yaparsa, Allah Teâlâ onu kendi gölgesinde gölgelendirir.” (Müslim, Zühd, 74) “Bir kimse darda bulunan borçluya mühlet verir veya borcunun bir kısmını ya da tamamını bağışlarsa, Cenâb-ı Hak o kişiyi Allâh’ın gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyâmet gününde Arş’ının altında gölgelendirir.” (Tirmizî, Büyû‘, 67/1306; İbn-i Mâce, Sadakât, 14)

Âhiret menzillerinin sonuncuları olan Cennet ve Cehennem bahislerine geçmeden evvel, bir hususun iyice anlaşılması gerektiği kanaatindeyiz. Şöyle ki; İnsan, pek çok bakımdan âciz yaratılmış bir varlıktır. Meselâ gözüyle görebildiği mesafe ve kulağıyla duyabildiği ses frekans aralığı sınırlı, aklıyla kavrayabildiği hakîkatler de mahduttur. Dünyada bir nevî hükümdarı olduğu şu beden tahtını bile, son nefesle birlikte terk edip toprağa vermeye mahkûmdur. Cenâb-ı Hak, insan idrâkini de, hakîkatleri müşahhas misallerle daha iyi kavrayacak bir mâhiyette yaratmış, bu fânî cihânı bir ibretler sergisi hâlinde takdim etmiştir. Ömrünü ilâhî emirler istikâmetinde yaşayanlara Cennet’i, yegâne hak dîn olan İslâm’dan gâfil kalanlara ise Cehennem’i vaad etmiştir. Her şeyden önce şunu ifâde etmek lâzımdır ki, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîflerde bizlere tasvir edilen Cennet veya Cehennem’i gerçek mânâ ve mâhiyetiyle idrâk edebilmemiz, dünyevî intibâlarla düşünebilen sınırlı aklımızla mümkün değildir. Zira sınırlı olan sınırsızı, fânî olan sonsuzu ihâta edemez. Bununla beraber âhiret ahvâli hakkında bildirilenler, o ebedî âlem için gereken hazırlıktan gâfil kalmayalım diye bizim idrâk seviyemize sunulan, ilâhî ve nebevî hakîkatlerdir.

Cenâb-ı Hak âdeta sonsuz ilim ve kudretini sergilercesine, apayrı hususiyetlere sahip birçok âlem yaratmış, insanoğlunu da bu âlemlerin bir seyyâhı kılmıştır. Meselâ insan bedeni, geçmişte bir tabiat unsuru olarak toprak terkibinde bulunuyordu. Zamanı gelince topraktan çıkan nebâta ve oradan da bazı mahlûkata geçti. Derken aldığı gıdalarla babasının sulbüne nutfe olarak intikâl etti, oradan da annesinin rahmine yerleşti. İnsanoğlu ana rahminde ise çok farklı bir hayat kazandı. Orada yedi kat karanlığın altında bir su torbasının içinde yaşıyor, annesinden aldığı kan ile besleniyordu. Bir müddet sonra içinde bulunduğu hayatı terk etmek zorunda kaldı ve farklı bir âleme, yani şu fânî dünyaya gözlerini açtı. Hiç şüphesiz bu yeni hayatı, öncekinden çok daha farklı şartlara sahipti. Artık önceden olduğu gibi su içinde nefes almadan yaşaması veya kanla beslenmesi söz konusu değildi. Aldığı oksijenle ve yediği gıdalarla hayatını idâme ettiriyordu.

Bu hakîkati Mevlânâ Hazretleri şöyle ifâde buyurmaktadır: “Ana karnındaki çocuğa biri deseydi ki: «–Dışarıda pek düzgün, pek hoş bir dünya var. Enine boyuna geniş, bereketli bir yeryüzü var. Orada nice nîmetler, sayısız yiyecekler var. Dağlar, denizler, çöller, bostanlar, bağlar, bahçeler, çayırlıklar, çimenlikler var. Çok yüksek ve ışıklarla dolu aydınlık bir gökyüzü, Güneş, Ay, Sühâ Yıldızı ve diğer yıldızlar var. Orada güneyden, kuzeyden, doğudan, batıdan rüzgârlar eser. Bağlar, bahçeler; gelinler gibi süslenmiş, sanki düğünler yapılmaktadır. Dünya’nın şaşılacak güzellikleri, acayip hâlleri dille anlatılamaz ki... Sen ana rahminde, o karanlık yerde sıkıntılar, mihnetler içindesin. Ey çocuk! Sen, o daracık işkence yerinde çarmıha gerilmiş, kan emmektesin. Hapse düşmüşsün; pislikler, eziyetler içindesin.» Bütün bu sözlere rağmen o çocuk, yine de kendi hâline bakar, durumu gereği bir şikâyette bulunmazdı. Bilâkis bu söylenenleri inkâr eder, anlatılan gerçek haberlere inanmaz ve: «–Bu söylenen sözler, olmayacak şeylerdir. Siz, çocuk mu kandırıyorsunuz, beni mi aldatıyorsunuz?!» derdi.

İşte dünyadaki insanların çoğu da böyledir. Hak dostlarının sözlerini, onların mânâ âleminden haberlerini inkâr ederler. Hak dostları, onlara; «–Bu dünya pek karanlık, pek dar bir kuyu gibidir. Bu dünyanın ötesinde ise, kokudan, renkten âzâde çok hoş bir dünya vardır.» der. Fakat bu söz, onların hiçbirinin kulağına girmez.”

Aynen bunun gibi, insan öldükten sonra yine başka bir âleme geçecektir. Oranın şartları da şu anda içinde bulunduğumuz hayatın şartlarından çok farklı olacaktır. Nitekim bildirildiği üzere orada hayat ölümsüz, nîmet ve güzellikler sonsuz ve hayal ötesidir. Günahkârların dûçâr olacağı azap da dünyada hiç görmediğimiz dehşet ve şiddettedir. Yani ıztıraplar da safâlar da dünyadakilerle kābil-i kıyas değildir. Zira orada zaman, mekân, ebat ve mesafeler farklı olacaktır. Bu sebeple insan, sonsuz olan âhiret yurdu hakkında verilen kırıntı kabîlinden bilgileri, ancak âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîflerde beyân edildiği kadarıyla ve bu dünyadan edindiği intibâlara kıyâs etmek sûretiyle idrâk edebilir. Velhâsıl Cenâb-ı Hak, ebedî hayatın nasıl olacağını ve orası için neler hazırlamak gerektiğini, peygamberleri vasıtasıyla kullarına haber vermiş, onlara mükâfat yerini de cezâ yerini de açıkça bildirmiştir. Aklını kullanarak hidâyete tâbî olanlara sonsuz nîmetler lûtfedeceğini, isyan edenleri de şiddetli bir azâba dûçâr edeceğini beyan buyurmuştur. Bunlar birer hakîkattir ve aynen haber verildiği gibi gerçekleşecektir. Zira Cenâb-ı Hak için hiçbir güçlük yoktur.

Dipnotlar: [1] Sahih rivâyetlere göre toprak, insanın bütün cesedini yiyip tüketecek, ama Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teşbîhiyle bir hardal tanesi gibi olan (Ahmed, III, 28) ve insan bedeninin çekirdeği sayılan “Acbü’z-Zeneb: Kuyruk sokumu kemiği” çürümeyecektir. İnsan “Acbü’z-Zeneb”den diriltilip tekrar hayat bulacaktır. (Bkz. Müslim, Fiten, 141-143) [2] İbn-i Mende, Ebû Abdullah Muhammed b. İshak b. Muhammed b. Yahya el-Abdî (v. 395), el-Îmân (I-II), thk. Ali b. Muhammed b. Nâsır el-Fakîhî, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1406, II, 794; Beyhakî, Şuabü’l-Îman, I, 541. [3] Gazâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed (v. 505), ed-Dürretü’l-Fâhire fî Keşfi Ulûmi’l-Âhire (Mecmuatü Resâili’l-İmâm el-Gazâlî içinde), Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1409, s. 118; Beğavî, VII, 132; Kurtubî, et-Tezkire, I, 287; Süyûtî, el-Büdûrü’s-Sâfire, s. 86-88; Bebek, “Sûr” md., DİA, XXXVII, 534. [4] Ferrâ, I, 382. Taberî de aynı rivâyeti senetsiz olarak zikreder. Onun rivâyetinde bu yağmura “Mâu Hayevân” denildiği zikredilir. (Taberî, XII, 493-494) Krş. İbn-i Ebî Hâtim, VIII, 2784; Beyhakî, Şuab, I, 541; Ebû Hayyân, V, 79. Allah Teâlâ’nın semâdan bir su indireceği ve ölülerin bununla yeşilliklerin büyüdüğü gibi yeniden yaratılacağı, sahih rivâyetle haber verilmiştir. (Buhârî, “Tefsîr”, 78/1) Lâkin bu suyun kemiyet ve keyfiyetine dair rivâyetler zayıftır. [5] Günümüzde “daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı vardır. Bu ilim, parmak izlerinin ömür boyunca hiç değişmediğini ve hiçbir insanın parmak izinin bir başkasınınkiyle aynı olmadığını ortaya koymuştur. Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tespiti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakîkat, 19. asrın sonlarında keşfedilmiştir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, parmak uçlarının bu husûsiyetine 14 asır önce nâzil olan âyetinde dikkat çekerek ayrı bir mûcize sergilemiştir. Bu da Kur’ân’ın dâimâ önden gittiğinin, müsbet ilmin de onu şerh ve tasdik ederek ardından geldiğinin sayısız misallerinden biridir. [6] Müfessirlerin bu husustaki görüşleri şöyledir: 1. Burada ölüm uykuya benzetilmiştir. Zira ikisinde de hareket yoktur. O günün dehşetinden insanların akılları karışacak ve kendilerini uykuda zannedecek olabilirler. 2. Burada uyku yerinin kastedilmesi de câizdir. 3. Kabirden sonraki hâlleri ve Cehennem azâbının dehşetini idrâk edince, kabrin onlara nisbetle bir uyku gibi olduğunu düşünecekler ve bu sözü söyleyeceklerdir. (Bkz. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XII, 31) [7] Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 8. [8] Bkz. Dârimî, Mukaddime, 8. Ayrıca bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616. [9] Bkz. Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, III, 81-82. [10] Bunların, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e beyʻat ettikten sonra dinden dönen az sayıdaki bedbaht bedevîler olduğu söylenir. Nitekim diğer bir hadîs-i şerîfte Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır: “…Bana şöyle denir: «‒Sen onlardan ayrılınca topukları üzere gerisin geri döndüler ve o günden beri bu irtidatları üzere devam ettiler!».” (Müslim, Cennet, 58) Havz’a varamayacak olan insanlarla alâkalı muhtelif görüşler de vardır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür: 1. Münâfıklar ve mürtedler. 2. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zamanında yaşayıp da O’nun vefâtından sonra irtidâd edenler, yani dinden çıkanlar. 3. Büyük günah işleyenler. 4. Yanlış îtikâdî mezheplere uyanlar ve bid’at ehli kimseler. (Süyûtî, ed-Dîbâc alâ Sahîhi Müslim ibn-i Haccâc, Dâru İbn-i Affân, 1416, II, 34) 5. Âsîler. Yani İslâm’dan değil de istikâmetten dönenler, sâlih amelleri terk edip kötü işler yapanlar. (Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, XV, 64) [11] Ayrıca bkz. Nesâî, Tahâret, 110/150; İbn-i Mâce, Zühd, 36; Muvatta, Tahâret, 28; Ahmed, II, 300, 408. [12] Müslim, Fedâil, 25-45; Tirmizî, Kıyâmet, 15/2444; İbn-i Mâce, Zühd, 36; Ahmed, V, 275; Heysemî, X, 360-367. [13] Bkz. Tâhâ, 105-107. [14] Tirmizî, Kıyâmet, 3/2424. Krş. Müslim, Cennet, 57. [15] Hadîsin râvîlerinden Süleym bin Âmir: “Allâh’a yemin ederim ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mil ile yeryüzündeki mesafe ölçüsünü mü, yoksa göze sürme çekmek için kullanılan mili mi kastetti, bilmiyorum!” demiştir. [16] el-Mutaffifîn, 6. [17] Bkz. İbnü’l-Cevzî, Büstânü’l-Vâizîn ve Riyâdu’s-Sâmiîn, Beyrut 1419, s. 36. [18] İshak bin Râhûye, Müsned, I, 84/10; Beyhakî, el-Baʻs ve’n-Nüşûr, I, 336/609. [19] Bkz. el-İsrâ, 3. [20] Burada, Fetih Sûresi’nin 2. âyetindeki; “Allah Sen’in geçmiş ve gelecek günahını bağışlar…” ifâdesine işaret vardır ve bu tâbir, te’kid/kuvvetlendirme için kullanılan bir kalıptır. Yani bu ifâdeyle Cenâb-ı Hak, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mâsum olduğunu, günahlardan muhafaza edildiğini kastetmektedir. Ayrıca buradaki “günah” kelimesi için şu îzahlar yapılmıştır: Ÿ Günahtan kasıt, Peygamber Efendimiz’in ictihad yaparken evlâ ve efdal olanı değil de, daha az doğru olanı tercih etmesidir. Bu tercihin normalde günah olmadığı hâlde “günah” diye isimlendirilmesi, Allah Rasûlü’nün yüksek makam ve mansıbına nazarandır. Çünkü denilmiştir ki; “Ebrâr’ın hasenâtı, mukarrabînin seyyiâtı gibidir.” Yani sâlih ve takvâ sahibi kimseler için güzel ve makbul sayılan bazı işler, Allâh’a yakınlıkta çok daha ileri seviyede bulunan zevât için bir kusur sayılabilir. Zira onların bulunduğu Hakk’a yakınlık seviyesi, çok daha yüksek bir fazîlet sergilemelerini gerekli kılar. Ÿ Bazı ulemâ da demişlerdir ki, burada günahın işlenmesi kastedilmeyerek, terkibin bütünü, muâheze olunmamaktan kinâyedir. Gelecek günahtan kasıt, Peygamberimiz’in duâ ve şefaatiyle affedilecek olan ümmetinin bazı günahlarıdır. Ÿ Bununla küçük günahlar, yani zelleler kastedilmiştir. Zelleler ise, gayr-i irâdî hatalardır. Bu hatalar ister sehven, isterse kasten olsun, peygamberler hakkında câizdir ve bu zelleler onları, kendilerini beğenmekten korur. Ayrıca peygamberlerin beşer olmak hasebiyle hatâ işleyebilecekleri gerçeği, ümmetlerinin onları aşırı derecede yücelterek ulûhiyet izâfe etmelerine de bir mânî teşkil eder. Ÿ Bu ifâde, ümmet-i Muhammed’i istiğfâra teşvik etmek içindir. Ÿ Bu âyetin nâzil olduğu zaman, mekân ve ahvâl göz önüne alındığında açıkça anlaşılmaktadır ki, burada bağışlanan günahlardan maksat, geçmiş 19 sene içerisinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in önderliğinde İslâm’ın yayılması için yapılan mücâdeleler, gayretler ve savaşlarda müslümanların yaptığı birtakım hatalardır. Bu hataları hiç kimse bilmemektedir. Hattâ insan aklı, bu samimî gayretler içinde bir eksiklik arayıp bulmakta da âcizdir. Lâkin Allah Teâlâ nazarında, en güzel ve en yüce olma ölçüsüne göre bu gayretlerde öyle kusurlar oluyordu ki, bunlardan dolayı müslümanlara, müşriklere karşı kesin bir zafer nasîb olmuyordu. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın buyruğunda şu denmek istenmektedir: “Eğer siz, bu hatalarla çalışmalarınıza ve cihâdınıza devam etseydiniz, müşrik Arapları yenmeniz, onları alt etmeniz için daha uzun zaman gerekirdi. Ama Biz bütün bu kusurları ve hataları bağışlayarak, sadece kendi kerem ve lûtfumuzla onları gidererek Hudeybiye’de size bu fetih ve zafer kapısını açtık. Yoksa siz bu zaferi, kendi gayretinizle elde edemezdiniz.” Burada şu nokta da iyice anlaşılmalıdır ki, bir topluluk, herhangi bir gâye uğruna gayret sarf ediyorsa, bu gayretin eksiklikleri, kusurları, hatâları, o topluluğun liderine yönelir. Bu, kusur ve hatâların, liderin şahsî hatâları olduğu mânâsına gelmez. Aslında bu hatâlar, bütün o topluluk tarafından işlenir. Bizâtihî o topluluğun hareketlerinin bir neticesidir. Ama mes’ûliyet liderde olduğu için, suçlamalar lidere yöneltilir. Ayrıca şu hususu da ifâde etmek gerekir ki; Nasr Sûresi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vefâtını haber vermek üzere son günlerinde nâzil olmuştur. Bu sûrede Cenâb-ı Hak, Peygamberimiz’in şahsında bütün ümmeti, kulluğun bir gereği olarak, bir zafere nâil olduklarında Allâh’ı hamd ile tesbîh etmeye ve farkında olmadan yapmış oldukları hatâlara karşı da istiğfarda bulunmaya davet etmektedir. Nitekim Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, son zamanlarında: “Ben Allâh’ı ulûhiyet makâmına yakışmayan sıfatlardan tenzîh eder ve O’na hamd ederim. Allah’tan beni affetmesini diler ve O’na tevbe ederim.” sözlerini sık sık söyler olmuştu. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, bu sözü sık sık söylemesinin sebebini sorunca Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Rabbim bana ümmetim içinde bir alâmet göreceğimi bildirdi. Onu gördüğümden bu yana bu tesbîhi çok söylerim. Ben o alâmeti, Mekke’nin fethine işaret eden; «Allâh’ın yardımı ulaşıp fetih gerçekleşince ve insanların grup grup Allâh’ın dînine girdiklerini gördüğünde Rabbini hamd ile tesbîh et ve O’ndan mağfiret dile! Çünkü Allah tevbeleri çok çok kabul edendir.” (en-Nasr, 1-3) (meâlindeki Nasr) Sûresi’nde gördüm.” buyurdu. (Müslim, Salât, 220) [21] Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 4; İbn-i Hibbân, Sahîh, XIV, 394; Heysemî, X, 374. [22] Bkz. Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîr 17/5; Müslim, Îmân, 327, 328; Tirmizî, Kıyâmet, 10. [23] Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 54. [24] Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3615, Tefsîr, 18; İbn-i Mâce, Zühd 37; Ahmed, I, 281, 295, III, 2, 144. [25] Bkz. Rûhu’l-Beyân, c. 13, s. 531. [26] Bkz. en-Nebe’, 38; el-Fecr, 22. Krş. ez-Zümer, 75. [27] Âyet-i kerîmede “Allâh’ın gelmesi” şeklinde zikredilen beyan, Cenâb-ı Hakk’ın Mahşer yerinde, keyfiyeti bizce meçhul bir sûrette, dilediği şekilde tecellî edecek olması ve kullarını hesâba çekmeye başlayacağını ifâde etmektedir. Bazı müfessirler de bu ifâdeyi; “Cenâb-ı Hakk’ın emrinin ve şiddetli azâbının geleceği” şeklinde anlamışlardır. [28] Bkz. Buhârî, Husûmât, 1. [29] Bu tâbir, -Allâhu a‘lem- çoklukta mübâlağa ifâde etmek için kullanılmış olmalıdır. [30] Ayrıca bkz. Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2; Nesâî, Cihâd, 39; İbn-i Mâce, Cihâd, 7. [31] Bkz. Müslim, İmâre 152. Hadîs-i şerîfin metni için bkz. sf. 366-368. [32] Rukye, yani bâzı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerdeki ifâdelerle hastaya Cenâb-ı Hakk’ın şifâ lûtfetmesini dilemek câizdir. Bunu Peygamber Efendimiz’in de yaptığına dâir rivâyetler mevcuttur. Bu hadîs-i şerîfte rukye yaptıranların zemmedilmesi ise, şifâ ve faydayı Hâlık’tan değil de mahlûktan bekleyerek tevekküle aykırı bir iş yapılması hâlindedir. Tıpkı şifâyı Allah’tan değil de doktordan veya ilâçtan bilmek gibi. Mü’min, Allâh’ın ihsân ettiği vâsıtalarla tedâvi olur. Lâkin şifâyı hiçbir zaman fânî varlıklara izâfe etmez, dâimâ Allah Teâlâ’dan bilir. Nitekim âyet-i kerîmede İbrahim -aleyhisselâm- şöyle buyurmaktadır: “Hastalandığım zaman bana şifâ veren O’dur.” (eş-Şuarâ, 80) Yani mü’min, sebeplere sarılsa bile şifânın mutlak olarak Allah Teâlâ’dan geldiğine bütün kalbiyle inanmalı, sadece O’na güvenmeli, kadere rızâ göstermeli ve başına gelen belâlara sabretmelidir. [33] Bkz. Müslim, Îmân, 374. [34] Bkz. es-Secde, 16. [35] Bkz. en-Nûr, 37. [36] Cenâb-ı Hak, geceleri teheccüde kalkmaya devam etmesinin, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i “Makâm-ı Mahmûd”a ulaştıracağını haber vermektedir. (Bkz. el-İsrâ, 79) Bu demektir ki, mü’minler de teheccüde devam ettikçe mânen yüksek derecelere çıkarlar. Rabbimiz, kullarının bu nîmetten bol bol istifâde etmelerini arzu ettiği içindir ki, pek çok âyet-i kerîmede gece namazı ısrarla teşvik edilmektedir: “…Seher vakitlerinde istiğfâr edenler.” (Âl-i İmrân, 17) (O müttakîler) geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfâra devam ederlerdi.” (ez-Zâriyât, 17-18) “Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, âhiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir?..” (ez-Zümer, 9) (O Rahmân’ın kulları ki,) gecelerini Rab’lerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.” (el-Furkân, 64) (O müttakîler, geceleri namaz kılmak ve istiğfâr etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından ayırırlar. Rab’lerinin azâbından korkarak ve rahmetini umarak duâ ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infâk ederler.” (es-Secde, 16) [37] İslâm hukukçuları ve müfessirler; “İslâm’da manzara, dağ, orman ve ağaç gibi yalnız cansız varlıkların ve nebâtâtın resmini yapmak câizdir.” diye hüküm vermişlerdir. Çünkü Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz birçok hadîs-i şerîflerinde canlıların resmini yapmayı yasaklamışlardır. Zira resim ve heykele gösterilen aşırı ihtimam, neticede insanları putperestliğe götürmüştür. Burada yasaklanan resim, canlı varlıkların heykel veya kabartmalı bir şekilde, elle tasvîrinin yapılmasıdır. Zira burada, -hâşâ- Cenâb-ı Hakk’ın yaratma sanatına benzetme mevzubahistir. Fotoğraf ise var olan bir şeklin aksettirilmesidir. Bu sebeple ihtiyaç hâlinde, günlük hayatta kullanılmasında bir beis görülmemiştir. Yine resimli kumaşların duvara asılması ve giyilmesi de yasaklanmıştır. Hanefîler; yere serilen, üzerine basılan yaygı ve minder gibi kumaşlardaki resimleri mekruh görmemişlerdir. Buradaki hassâsiyet noktası, resme hürmet edilip edilmediğidir. Bu sebeple de duvara asılan, yukarılara konulan resim ve heykelleri ittifakla mekruh görmüşlerdir. [38] Bkz. el-Müzzemmil, 17. [39] Bkz. el-Hac, 2. [40] Kıyâmette gerçekleşecek bir hâdiseyle alâkalı olarak bazı âyet-i kerîmelerde muhtelif ifâdeler yer almaktadır. Bunlar, o hâdisenin çeşitli zamanlardaki muhtelif hâllerinden, değişik yönlerinden ve farklı tezâhürlerinden bahsetmektedir. Dolayısıyla bu farklılıkların bir tezat olduğu zannedilmemelidir.